Bir Ölü Katilini Arıyor
Televizyonun üstündeki abajuru sehpaya indiriyorum. İzmarit dolu kültablaları, haftasını doldurmuş mizah dergileri, kenarı bulaşık çikolata ambalajları, mektup karalamaları arasında zar zor bir yer uyduruyorum.
Kanepeyi beş dakika önce açmışım, ahizeyi kapattıktan sonra. Uzaklardan gelebilecek kötü bir habere karşı, tüm telefonlar yanı başımda. Pis bir gece: Tüm aramalarda, hatta yanlış olanlarında bile, telefon acı acı çalacak gibi duruyor.
Kanepenin ince şiltesinin üzerine uzanıyorum. Zaten bir süredir salondaki kanepede yatıyorum. Ev pis ve dağınık, kimin umurunda? İnsanın yaşadığı yer ile ruh hali arasında nasıl da samimi ve teklifsiz bir muhabbet var; illa biri ötekini etkileyecek.
Abajurun yumuşak sarı ışığı altında kitabın kapağına bakıyorum. Bir damla içinde sarışın bir janti, üstü açık spor arabada. Altında “Bir Ölü Katilini Arıyor” yazıyor. Richard Sale’miş yazarı. Yıl, 1971.
Kara Dizi’ye merak saldığım vakitler Ankara’da öğrenciydim. Sosyal ortamların aranılan insanı olmadığım için, vaktimin büyük bir bölümünü okumakla ve yazma hevesimi gören babamın hediye ettiği Marathon marka daktilonun canını çıkarmakla geçiriyordum. On yaşından o yana bana, “Ne olacaksın sen bakayım?” diye soranlara, gerine gerine “Yazar!” deyip, onların yanıtımı küçümseyen cahil bakışlarına aldırmadan ne olduğumu ve ne olacağımı biliyordum ya!
İşte bu yüzden çok okumak, az yazma, arada da arkadaşlarla Roadhouse, Nicki’s, Büyük Ekspres ya da Nihayet’te buluşup içmek yetiyordu. Sahafların iki sıra halinde işgal ettikleri Olgunlar Caddesi’ne gidip eski detektiflik romanları aramam da bu yüzdendi. Eve heyecanla dönüp masa lambasını yakar; buz gibi bir Efes’in kapağını kanırtarak açar; muhtemelen Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde üretilen vıcık vıcık yağlı patates cipsi eşliğinde maceraya dalardım.
Ah, bira olaydı şimdi!
Kitabı açıyorum hoyratça. Otuz yıllık sarısı karşılaşıyorum.
Kerry Garth uyuyordu. Tanınmış sinema yıldızı Kerry Garth uyuyordu.
Hey Kerry, adamım! N’aber lan keranacı? Ben yeni okurunum. İlk anda ukala bulsan da, hırtlık yapma bana; zamanla seversin yeminle. Çünkü iyi okurum, adamım! Buna emin ol!
Uyumak onun için önemsiz bir iş değildi. Vaktiyle uykuyu can sıkıcı bir zorunluluk saydığı halde şimdi uykuda anlatılması imkansız bir zevk buluyordu.
“Uyku”yu okuyunca kafamı yastığa koyuyorum. İki yastık üst üste, şahane! Uyutmaz beni o kadar yüksek olması, ama avutur.
Otuzunu yıllar önce geçmişti. Epey zamandan beri beyazperdenin ünlü yıldızlarındandı.
Telefon mu çalıyor? Hayır, acı haber yok! Dur yahu, Kerry’nin mevzusu ne anlayalım.
Jönpremiye rolleri oynamak için kendinbi epey zora sokması gerekiyordu artık.
Kerry, adamım; kimsenin sana yaşlısın demesine izin verme! İçinden geleni yap e mi? Mayk Hemmır öyle yapardı! Gerçi Mayk senin tozunu attırırdı, o da ayrı mesele.
Sarı saçları epey kırlaşmıştı. Hayatın bazı ufak tefek işleri, örneğin uyku; içkiden, kadından ve eğlenceden hatta paran bile önemli olmaya başlıyordu.
Evet, bir yaştan sonra öncelikler değişiyor, değil mi? Belki de seni içten içe ele geçiriyor, yontuyor da, ancak bir olaydan sonra farkına varabiliyorsun. Şak diye bir tokat geliyor, uyanıyorsun.
Kaç yıl oldu detektiflik romanı okumayalı? Bir kaç yazarın kıçımın kenarı, sözde entelektüel romanlarını saymazsak, beş altı yıl. Belki de on yıl! Neden bu kadar zamandır uzak kalmışım ki?
Okumaya devam ediyorum, sayfalarda hızlıca akıyorum.
Sayfalar bir taraftan öteki tarafa yığılırken, yakından ya da uzaktan gelebilecek tüm kötü haberler kayboluyor; endişeler uçup gidiyor. Tüm dünya durmuş gibi. Hani durmasa da, buna takacak halim yok! Bütün endişem, bambaşka bir gerçekliğe kayıyor:
Merak etme Kerry, seni kurtaracağız!
