Antalya Günlüğü : Varış
“Hoş geldin yiğidim!” diyor, derinden gelen, yorgun sesiyle.
Çantamı bir kenara atıp sarılıyorum.
“İyi gördüm seni!” diyorum.
“Yok ya yiğidim,” diyor. “Kaşıntı çok canımı sıkıyor. Dün gece uyuyamadım yine!”
Bir ay önceki gelişimde havaalanından doğrudan doğruya hastaneye geçmiştim. Hani gençliğinde de iri yarı sayılmazdı, ama onu kurumuş bir erik ağacı gibi çelimsizleşmiş halde yatakta, tüm derisi kabuk kabuk kalkmış görünce içim bir tuhaf olmuştu.
Akşamları annemden görevi devralıp her gece yanında kalmıştım. Tıp Fakültesi’nin Dermatoloji Servisi’nde, yanında refakatçilik yaptığım bir hafta boyunca, kimi zaman tırnaklarını derisine geçirmesine yol açan kaşınma nöbetlerine tutuluşuna şahit olmuştum. Gecede iki sefer onu çırılçıplak soymuş; kurumuş derilerini yolduktan sonra, Excipial Krem ya da sıvı vazelinle ovmuştum.
Işın tedavisinden iyice kararan teni mora çalmış; yüzü iki güne bir diyaliz yerine, botoks yemeye gidiyor gibi şişmiş; zaten ufak olan gözleri kuş üzümü kadar olmuştu. Bu haliyle beni kucağına alıp, “Arabım!” diye sıkıştıran adamdan ziyade; bir korku bilim-kurgu filminden fırlamış garip yaratıklardan birine benzemişti.
“Kim lan bu adam, babam mı? Bana babamı getirin lan, sikikler!”
Hekimi olan profesör tüm işi, doktorlara özgü tanrısallık yanılmasının ilk aşaması olan, ben-ne-kadar-kudretliyim-ya sendromundan muzdarip bir asistan kızcağıza bırakmıştı. İkisi de konuşmaya, babamın durumu hakkında açıklamaya yapmaya hevesli görünmemişlerdi. Ya da, işin doğrusu, karşılarına boynu sünmüş tişörtlü, kırışık şortlu, terlikli hasta yakını çıktığında, onu ciddiye almama eğilimini saklamamışlardı. Asistan her sabah ince topuklu ayakkabılarının üstünde seke seke geliyor, Profesör’le birlikte odaya girip beni dışarı çıkartıyorlardı. Sonra adam, afili bir Canon’la -muhtemelen 2011 Mayıs’ında uluslararası dermotoloji kongresinde ‘vaka’ olarak sunulmak üzere- babamın fotoğraflarını çekiyordu.
“Biraz daha özgür, biraz daha tahrik edici olun Yusuf Bey! Evet, evet böyle işte!”
Emekli hemşire olmasına karşın, aşırı kaygı konusunda ordinaryus ünvanını koruyan annemden alabildiğim yegane bilgiler, yine profesörün ağzından döküldüğü iddia edilen ifadelerden ibaretti:
“Milyonda bir rastlanan bir deri hastalığı…”
“Nedenini ve tedavi yöntemlerini araştırıyoruz.”
“Şimdilik elimizden tek gelen, ışın tedavisi uygulamak.”
“İyileşmesi uzun sürecektir!”
Hal böyle olunca ben de babamın dosyalarını karıştırmış, hastalığın adını oradan öğrenmeye çalışmıştım. Nihayetinde hastalığın adını farklı doktor, hemşire ve uzmanların elinden çıktığı belli olan raporlarda bulmayı başardım. Ne var ki beş farklı ismin on beş türevi kullanılmıştı:
Internet sağolsun, doktorların onca yıllık eğitim boyunca adını doğru yazmayı öğrenmedikleri hastalığı buldu bana:
Ofuji isimli bir Japon doktor tarafından 1984 tarihli bir makale ile début yapan hastalık, ekseriya Japonlar arasında görülüyordu. Bunun dışında fazlaca bir bilgi yoktu.
“Şimdi baba tarafının neden kısa boylu ve çekik gözlü olduğunu anladım!”
Ben İstanbul’a döndükten bir hafta sonra profesör, “Bedeni tedaviye yanıt vermiyor, yapacak bir şey yok! Hastanızı taburcu edeceğiz ama PUVA’ya gelmeye devam edin!” demişti. Bunu duyduğum an, gece konuşmalarımızda defalarca ölmek istediğini söyleyen babamın ruh hali oturmuştu içime.
Gözlerim ha dola ha boşala akşamı ettikten sonra, terasta bir çilingir sofrası kurup, bir ufak açmamış mıydım? Odadan Safiye ile Müzeyyen’in arsızca oynaşmalarının sesleri gelirken, tepemden uçup giden martılara içimden küfrederek, sessiz sessiz ağlamamış mıydım? Kurtuluş’un ışıkları teker teker yanarken, bir kez daha mutlak yalnızlığıma uyanmamış mıydım? Tüm bu olanlara şaşırmamış mıydım?
Bu sefer pek çok şaşkınlığımdan kurtularak geldim yanlarına. Nasıl olacağından tam olarak emin olmasam da, ne yapmam gerektiğini artık biliyordum.
“Anan yağı sürüyor, yarım saat sonra kuruveriyor yav! Uyutmuyor!” dedi başını kaşırken.
“Off ya sana kaç kere dedim, sağda solda kaşınma; her yer deri dolu! Benim de canım var, ben de hastayım ya!” diye sızlandı annem.
Acı normalleşir mi? Çekene sormak gerek!
Ona bakıp gülümsedim:
“Merak etme baba; bir sigara içeyim hele, sonra seni yağlarım!”
