Antalya Günlüğü : Öleceğim Lan!
Telefon çalıyor: Ağabeyim!
“Birader ya, göğsüm ağrıyor. Evin önündeyim, beni Sigorta’ya götürsene!”
Hiç gereği olmadığını bildiğim halde, “Tamam” diyorum. Üzerimi giyinip, en sakin ve yavaş halimle aşağı iniyorum.
Arabada beni bekliyor; yüzü ekşimiş.
“Nen var?”
“Ya tam şuraya ve şuraya ağrı giriyor! Şurdan çıkıp, dönelim!” ,
‘Karanlık Karnaval’ı bir gecede okuyup bitirdiğinin ertesi gününde, “Kitabını okudum!” diye aramıştı beni. Ben, “Birader, bazı aksaklıklar olsa da, öyküler güzel olmuş; muhakkak yazmayı sürdürmelisin!” şeklinde bir iltifat beklerken; “Oğlum manyak mısın lan sen! Kitabın kapağını kapatıp soluğu hastanede aldım, çarpıntı geldi resmen! ‘Kadınlar Ne İster?’ gibi kitaplar yazmaya devam etsene, Allah aşkına!” demişti.
Gecenin köründe kalp krizi geçireceği kaygısıyla hastaneye koşturması gündelik rutininin parçası haline geldiğinden, o gecenin suçunun kitapta olmadığını biliyordum. Ağabeyim için aklına herhangi bir şüphenin düşmesi, tansiyonunun arttığına ya da sırtındaki bir ağrının kalpten kaynaklandığına inanması için yeterliydi. Hayır, bu uğurda beş ay önce olduğu anjiyonun sonuçlarına inansa…
“İkinci vitese atsana! Yoksa vites elinde kalacak valla!” diyor kinayeli bir gülümsemeyle.
“Boşandığımdan bu yana bir ya da iki kez araba kullandım birader! Vay be 4 yıl olmuş yahu direksiyona geçmeyeli!”
“Dert etme, o zamanlar da nasıl kullandığını hatırlıyorum!”
Ana arterde trafiğe ve ışıklara takılmaktansa, Eski Sanayii’ye doğru ilerliyoruz. Hastaneye kadar karşımıza çıkacak yegane ışıkta, en sağda duran bir araba solumuza geçmeye çalışıyor.
“HAYVAN! Ya birader o kadar çok sığır var ki trafikte! Sabah da tansiyonum yükseldi zaten!”
“O kadar sık ölçersen, muhakkak birinden birinde yüksek çıkar be, birader!”
On yılda beş defa tansiyon ölçüm aleti değiştirilir mi?
“Aslında hep yanlış doktorlara göründüğünü biliyorsun, di mi?”
Arabayı, adı Atatürk Devlet Hastanesi olarak değiştirilen eski SSK Hastanesi’nin otoparkına bırakıp, Acil Servis’ten içeri giriyoruz. Kayıt yaptırıp içeri giriyor.
Bir süre sonra kolunu bastırarak çıkıyor: “Kan tahlili yapacaklar. Bir saate çıkarmış!”
Oturup rahat rahat beklemeye başlayacağız, başlamasına… Fakat sivri zekalının fikriyse, Acil Servis girişinin hemen yanındaki bekleme salonuna bir tansiyon ölçer koymamışlar mı? Değerli hastane yönetimi, iyi bok yiyorsunuz lan!
Tansiyon ölçmenin faziletlerini anlatan bir panonun önünde küçük bir masa ve sandalye… Masanın üzerinde insanın kolunu sokabileceği genişlikte, dışı plastik içi sünger bir aksam… Kolluğun üstünde ve yanında birkaç düğme… , Nah o kolluktan bir kol çıkmış. Kol, kimin kolu? Tabii ki, biraderin! Oyun parkı bulmuş bir çocuk gibi, anında aletin başına çöreklenmiş; mekanizmasını anlamaya çalışıyor.
“Al bak, 14’e 10 çıktı!” diyor, yanıma gelip otururken. Ancak gözü hala cihazda.
“Birader, gerçekten hasta olduğunun farkındasın, di mi? Bak, bende de oldu. Gerçi seninkiyle kıyaslanamaz ama… Her uykuya dalışımda, kalp çarpıntısıyla, ‘Bu sefer öleceğim lan!’ diye sıçrıyordum. Sonra bundan kurtulmanın tek yolunun kendime telkinde bulunmak olduğunu anladım.”
“Nasıl?”
“Annem bin defa anlatmıştır; altı yaşında bir kamyonetin altında kalayazdım ya. Fren sesini ve arabanın bir metre berimde durabildiğini hatırlıyorum. Olaydan yıllar sonra fark ettim ki, o an ölmüş olabilirdim. Bu panik atak nanesi başlayınca, baktım ıstırap çekiyorum, ben de kendimi o kazada ölmüş kabul ettim. O andan sonraki bütün hayatım aslında bana çekilen, şapşahane bir kıyaktan başka bir halt değil!”
“Atak olmuyor mu artık?”
“Kırk yılda bir!”
Gözümüz bekleme salonunun kolonlarından birinin dibine konulmuş yazıcıda. Raporlar oradan çıkıyor. Bekleyen herkes çıktıları karıştırıp duvara asılmış kutunun içine koyuyor.
“Ya birader ben aslında hesaptan korkuyorum! Ahiret sorgusundan…”
“İyi hoş da, sen kendini iyi bir Müslüman olarak addediyorsun. Eğer haklıysan, cezanı çekip hurilerin gılmanların arasında sonsuza kadar yaşayacaksın. Haksızsan da, toprak olacaksın. Zaten bir zamanlar yoktun, yine yok olacaksın! Bence her iki durum da senin için kıyak, korkacak ne var ki!”
Nihayet, 1 saat 15 dakikalık bir bekleyişin ardından, kan tahlilinin sonuçları çıkıyor.
Yüzlerce hastayla uğraşmaktan dolayı canından bezmiş olan doktor, hızlıca sonuçları gözden geçiriyor: “Hiçbir şeyiniz yok!”
Benim biraderden kurtulmak o kadar kolay mı, paşam?
“Ya hocam, sadece bir sonuç aklıma takıldı. Keratin değeri, üst seviyenin biraz altında. Bu bir sakatlık yaratır mı?”
Yaratmazmış! Doktor gayet sakin ve ilgili bir şekilde, bunun neden sorun olmayacağını anlatıyor.
“Teşekkürler hocam, iyi çalışmalar!”
Hastaneden çıkıp otoparka yürürken, “İstersen ben İstanbul’a dönmeden, beraber gidelim psikiyatriste” diyorum.
“Ayarlayacağım ben o işi! Burada antidepresan dayıyorlar. Başka bir hastaneye gideceğim” diyerek beni geçiştiriyor.
Arabanın anahtarını çıkarıp şoför tarafına doğru yöneliyorum. Anahtarı istediğini göstermek için elini bana doğru uzatıyor:
“Artık ben kullanabilirim. Zaten gelirken arabanın canını çıkardın!”
[Doğum günün kutlu olsun, birader!]
