Neden Adam Olamadım?

“Anlat bakalım, neden adam olamadın sen?” diyor, sırıtarak.

Eski bir tanıdıkla Nevizade’de rakı masasındayız. Yok yok, yalan atmış olmayayım; Galata Köprüsü’nün altında bir lokantadayız. Köprünün Boğaz’a bakan tarafında…

Karşı kıyıdaki evlerin aydınlık salonları, insanın aklına misafirliğe gelecek; Salacak sahilinde ilerleyen arabaların farları göz alacak kadar berrak bir gece. Boğaz desen, yar koynu gibi temiz ve canlı! Hani o rengarenk kıpırtıya sokul da, günün tası kafanda atana dek mışıl mışıl uyu! 

Münasebetsizlik yapabileceği bütün zamanlar torbaya girmiş gibi, bunu şimdi soruyor. Hırtlık değil mi; Boğaz bu kadar güzel, lokantanın masaları bu kadar kalabalıkken, kalkmış adam olamamamı deşiyor.  

“Hatırladığım kadarıyla gayet parlak bir öğrenciydin. Öğretmenlerin senden ümitliydi. ’Bu çocuk adam olur han’fendi!’ diyorlardı annene.” Sesi çoğunlukla olduğu gibi müstehzi.

“Adam olamadığımı nereden çıkarıyorsun?” diye soruyorum. Aslında sormuyorum, yanıtı biliyorum. Hatta o an etrafımızdaki masalarda oturan herkes biliyormuş gibi geliyor.  Görünüşte kendi aralarında gülüp eğleniyorlar, ama bu sosyal maskenin altında, geçmişimde yitip giden her ümidi duymak için gizli gizli bizi dinliyorlar, bizi gözlüyorlar. Kızarıyorum.

“Evin araban, karın kızanın, bankada paran, kankayla aran yok!” diyor, ağzına attığı pilakiyi şapırdata şapırtada tıkınırken.

“Bunlar mıdır, adam olmanın emareleri?”   

“Değil mi?” Bir pilaki postası daha.

“E hadi bunları geçelim; ‘Ha yazdım, ha yazıyorum!’ deyip durdun. Netice? Kuşadası’ndaki otellere tanıtım katalogu ile para kazan, onu iki blog yazmak için zamanını heba ederken ye!”   

“Çok konuşuyorsun, ama boş konuşuyorsun!” diyorum, meymenetsiz suratına pis pis bakıp. “Çalışıyorum işte, hayatımı yoluna koymak için çabalıyorum!”

Rakısından bir yudum alıp sırıtıyor. Şanssız bir barbunya tanesi ezilip dişine yapışmış. o an bu bana komik geliyor.

“Haksız mıyım ama?” diyor. “Memleketteki durumu sen biliyorsun, buradakini de ben! Yaşlanınca ne götüm olacağını da Allah bilir! Ben ısmarlamasam, bu kıçıkırık meyhaneye gelip rakı içecek kadar bile paran yok!”

Tebessümüm boğazımdan kalıyor:

“Hiçbir şey göründüğü gibi değil! Hiç kimse de…”

“Hah işte, aynen dediğin gibi! Üniversite sonrasında da fena sayılmazdın bak, iyi görünüyordun!” deyip gevrek gevrek sırıtıyor. Ahtapot salatasından bir parçayı ağzına atıp gevelemeye başlıyor:

“İyi bir akademisyen olacağına inanan bir kaç hocan vardı, di mi? Şu sanal sosyalleşme meselesinin üzerine gidecektin bak! 12 yıl önce memlekette o konuyu çalışan yoktu; şimdiye alıp başını gitmiş olurdun.”

Tam o sırada köprünün altından floresanları titreşen bir motor geçiyor. Yolcularının yorgunluklarını ta buradan, oturduğum yerden görüyorum. Gün boyunca harcadıkları hayallerin eksi bakiyesiyle evlerine dönüyorlar. Sabahın dumanı üstünde hayallerini savurmak için yarın yine gidecekler işlerine. Ertesi gün ve daha ertesinde de…

Rakıdan bir yudum alıyorum. Meze tadım zaten çoktan kaçmış.

“Bütün arkadaşlarından da önce evlendin, herkesten önce kurdun düzenini. Valla benden söylemesi, sana imrenen çok kişi vardı! Sonra n’oldu? Ne özel hayatta ne de iş hayatında tutturabildin! Şu yazarlık boku da cabası… Bari bi’ çocuk yapsaydın! Şu anda 7-8 yaşında olurdu.” 

Orada canıma tak ediyor. Tebessümüm gibi rakıyı da mı boğazıma dizeceksin be pezevenk!

“Tam orada dur, bakalım!” demek istiyorum ama ağzımdan, “Kapatsak bu mevzuyu?” lafı çıkıyor. Bunu dedikten sonra, aslında sesimin yalvarır gibi çıktığını fark ediyorum. 

Fakat beriki laftan anlamaya pek hevesli değil; üsteledikçe üsteliyor:

“Hadi hadi itiraf et; tek mesele tembellik değildi di mi? İçine çöreklenmiş bir şey var; bir delilik, bir hezeyan, bir şüphe! Hadi lan, uzatma işte; insan psikolojisinden anlarım ben!” 

Aha, zorladın zorladın becerdin işte: Yine bir parlama var. Bunun olmasından korkuyordum ben de; sonu şuursuzlukla bitecek bir fişeğin ucunu yakmandan! Huzur içinde Boğaz’ı seyredip, iki yudum rakı içerken olacak iş mi? Sanki rakı yerine benzin içmişim bütün gece, sanki tüm organlarım gaza bulanmış!

Midemde başlayan yanma dört yanıma yayılıyor; bir anda bedenimi ele geçiriyor.Beynim paralanmış, dilim uyuşmuş; ama ellerim sağlam.

Belimden kırkbeşliğimi çıkarıp, iki el sıkıyorum imansızın göğsüne!

Tak tak inliyor Boğaz; martılar bağırmayı kesiyor; motorlar stop ediyor; lokantadakiler korkudan donuyor.

Oturduğu sandalyeyle beraber arkaya düşüyor, hergele; cansız bedeni yere yığılıyor!

Hızımı alamayıp ayağa kalkıyorum, Allah yaratmış demeden tüm şarjörü üstüne boşaltıyorum. Her patlamada onun leşi titriyor; benimse ellerim… Ama güzel, çok güzel: Alev diniyor!

Silahı masaya, rakının yanına koyup oturuyorum. Bana ve yerdeki cesede bakan müşterileri umursamadan şef garsonu çağırıyorum. Büyük bir nezaketle, hızlıca yanıma doğru seğirtiyor.

“Buyurun efendim!” diyor gülümseyerek.

“Şu pisliği temizler misiniz? Bi’ de masada haydari eksik, haydari istiyorum! İçine kekik de atın, olur mu?”

“Tabii ki abicim!” diyor. Ancak içeriye talimat vermek yerine, öte yanıma dolaşıyor.

“Silahı rakının yanından alıyorum abi, rakın ısınmasın!”

Başımla memnuniyet dolu bir ‘Eyvallah’ çekiyorum.

Silahı masanın öteki ucuna koyduktan sonra eliyle komiye bir işaret çakıyor:

“Evladım şu kovanları topla hemen! Ali’yi de çağır, temizleyin şurayı! Hadi, hadi ama, çabuk!”

İlk komi, az sonra yanında Ali ve başka bir garsonla geliyor. Garson kovanları toplarken; ilk komi ve Ali yerdeki cesedi alıp demir korkuluğa kadar taşıyorlar. Ikına sıkına havaya kaldırıp korkuluğun öte yanına, Boğaz’ın sularına fırlatıveriyorlar. Ardından ilk komi hemen koşup masaya geliyor; kenara bıraktığı paspasla yerleri temizliyor.

Keyfim yerine geliyor, tek dikişte dipliyorum rakıyı. Sağdan soldan kovanları toplayan kaknem garsonun eli karşımdaki servise uzanıyor.

“Dur!” diyorum. Saf saf yüzüme bakıp kalıyor.

“Servisi kaldırma, o şerefsiz yeniden gelecek! Bin kez vurmama rağmen gelip bu geceyi de zehir ettiğine göre, yine gelecektir di mi?”

“Valla bilmem abe! Sen öyle diyosan…”

Gözü boşalmış kadehime takılıyor. Hızlıca şişeye uzanıp tek hamlede kapağı açıyor.

“Rakını tazeleyim abe! En azından arkadaşın gelene kadar keyfini çıkar!”

Gülümsüyorum: Haklı kerata!

Yanı başımda, daha önce hiç olmadığı kadar canlı uzanan Boğaz’a bakıyorum.

Rakımdan bir yudum alıyorum.