Martı Canatan’ı Takdimimdir
…
Hikâyenin öte tarafına geçecek olursak; Martı Canatan’ın aynı adı taşıyan büyük büyük büyük dedesi İstanbul’un işgali sırasında İngilizlere karşı mücadele etmiş, İstanbul’dan Anadolu’ya gizlice istavrit ve midye taşınmasına yardımcı olmuştu. Ancak bir gün öfkesine yenik düşüp, yüksek rütbeli bir İngiliz subayının kafasına sıçmış; kızıl kafalı subayın revolverinden çıkan kurşunlar yüzünden ağır yaralı olarak kaldırıldığı Cibali Tütün Fabrikası’nın çatısında hayata veda etmişti.
Martı camiasında sömürgeciliğe karşı çıkışın sembolü hâline gelen atanın hatırasını yaşatmak isteyen anne baba, çocuklarına bu adı vermişler; ancak ondan tuhaflıklarla dolu hareketlerinden başka bir şey görememişlerdi. Canatan, Haliç martıları arasında, acayip tavırları yüzünden, gagayla gösterilen bir budalaydı. Bir grup martı Haliç’te, gün geçtikçe sayıları azalan istavritlere dalarken, birden bu kanatlının göğe diklemesine uçma denemeleriyle dikkatleri dağılır; bir ok gibi çıkışının ardından yine bir ok gibi denize düşüşünü izlemek uğruna tek lokma balıktan olurlardı.
Bundandır ki analar yavrularına onu gösterip, “Bak, sakın şu salak gibi olma!” diye öğütlerlerdi. Hepsi için Canatan, bırak büyük büyük büyük dedesinin namını doldurmayı, martıların rezil eden yüzkarasının tekiydi. Onun yüzünden civarın kargaları, kumruları, hatta serçeleri martılarla dalga geçerler; her fırsatta bu aptalın kendi türlerinden olmamasından duydukları memnuniyeti dile getirirlerdi.
Tabii ki hiç birisinin, yani yukarı doğru dimdik uçmayı denememişlerin, bilmediği bir keyif vardı: Bu da, daha sonra Canatan Sarhoşluğu adıyla anılacak olan, baş dönmesine bağlı bir esrime duygusuydu.
İşin ayrıntılarını anlatmayacağım, ancak özetle bu biyolojik gerçeği şöyle ifade edebilirim: Bir kuşun yeryüzüyle dik açı yapacak şekilde kanat çırpmayı becermesi, atmosferden kurtulurcasına yükselmesi ve kanın beyni yerine kuyruğuna gitmesi demektir. Bu çıkışı beceren kanatlı, bir süre sonra uçuşun tepe noktasına ulaşır ki, o anda bütün kan kıçına dolduğu için kafası kuru bir ceviz ağacına asılı boş bir ceviz gibi kalır. Sonra aynı açıyla aşağı inme eylemi başlar ki; götte biriken onca kan, çok kuvvetli bir biçimde beyne hücum eder. İşte o zaman türlü oldukça güçlü hayaller ve hayallerin ötesinde sanrılar görülür.
Ancak o zamanlar, akıllı geçinen diğer martılar bu kafa yapma yolunu bilmediklerinden, Canatan’ı işe yaramazın, beceriksizin, kelimenin tam anlamıyla hödüğün teki olarak görmüşlerdi. Diğer kuşların, özellikle de muhteşem âşıklıklarıyla nam salmış kibirli kumruların dilinden sakınmak için Canatan’ın ortadan kaybolmasına karar verdiler. Onu Haliç’te öldüremeyeceklerini bildiklerinden akıllıca bir plan yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Günler geceler boyunca türlü kumpaslar üretip birbirleriyle paylaştılar. En nihayetinde onu şehirden uzaklaştırmak, daha doğrusu ondan tamamen kurtulmak adına, ucuz bir oyun tertip etme konusunda uzlaştılar.
O dönemlerde Boğaz’ın kirlenen suyundan dolayı balıklar bu dar akıntıya girmez olmuşlar; balıkların suyunu çekmesiyle martı cemaati için lânet bir kıtlık baş göstermişti. Yarım akıllı üçkâğıtçı martılar bizim saftirik Canatan’a, kıtlığın geçmesi için içlerinden birinin güneye, Yüce Martı Krallığı’na gitmesi ve oradaki bilgelik hazinesini bulup şehre getirmesi gerektiğini söylediler. Ancak bu sayede Boğaz’ı, denizin pisliğinden dolayı vuran kıtlık bitecek; Şehr-i İstanbul’a yeniden huzur gelecekti.
Çok şaşırtıcı olmayacak belki, ama bu destansı görev için bir tek aday vardı: Hayatını özgürlük için hiçe saymış, kahraman Canatan’ın büyük büyük büyük torunu, Martı Canatan!
…
