Aşağı Mahallenin Hrant’ı…
Eskiden aşağı mahallenin çocukları ile yukarı mahallenin çocukları maç yaparlardı. Bunun için mümkün olduğu kadar tarafsız bir arazi belirlenmeye çalışılır; böyle bir saha bulunamazsa, biri “sizin orda” biri “bizim orda” diye, rövanşlı bir ayarlama yapılırdı.
Nazarımızda mahalle maçları, kendi aramızda yaptığımız maçlardan daha önemliydi. Tüm mahallenin onuru (!) mevzubahis olduğu için, en iyi top oynayanın önderliğinde en iyi takım seçilirdi. Ortadaki gazoz iddiasından çok daha büyük bir ispat derdi olduğundan, maç esnasında çirkefleştikçe çirkefleşilir; iş nihayet kavgaya varınca da ana babanın gözü önünde haklı çıkmak için gerekli mazeretler -ve karşı takımda nefret edilecek en az bir iki kişi- bulunurdu.
Kavganın neticesi ise hangi tarafın güçlü olduğuna bağlıydı. Çünkü mahalle maçlarında çocukların orada bulunma amacı, top oynamanın keyfini almak değil; bir ekip olarak mücadele edip, “öteki” gruba kendi üstünlüklerini kabul ettirmekti. Böylelikle “aşağı mahallenin piçleri” derslerini alacak ve “biz“e boyun eğecekti. Nasıl olsa ortada bir hakem, suçu cezalandıracak, adil bir adalet dağıtıcısı da yoktu!
“Bunu iyi top oynamakla, güzel ara paslar atmakla, kaleye sert şutlar çakmakla ve kaleciyi gafil avlamakla sağlayazsak; toza toprağa bulanıp burunlarını kanatarak sağlarız!”
Yarın, Hrant Dink’in katledilişinin 4.yıldönümü. Tarih boyunca bu coğrafyada, yoketme gücünü elinde bulunduranlar, düzenlere çomak sokup canlarını sıkan “öteki“leri aynı yöntemle bertaraf ettiler. İktidarın akıl üzerinden değil, hezeyanlar üzerinden sağlamlaştırıldığı sistemlerde, savunma tekniğini beceremeyenler rakiplerini tekmeyle durdururlar. İyi dripling yapamayanlar, topu durmadan birbirlerine paslarlar. Bugün katillerle başlayıp yargının beceriksizliğine kadar bütün yanlışlar, rakiplerini yazarak, çizerek, tartışarak geride bırakamayanların, onları ayağa kalkamayacak derecede ezmekten başka çare görmemelerinden kaynaklanıyor. Maalesef, fikir adamı olarak iyi top çeviren Dink’in kabahati (!) de buydu.
“Topu ayağından çalamıyorsan, bacağını kıracaksın!“
Silahsız bir insanı -her şekilde savunmasız- yakalayıp öldürmeyi, o muhteşem (!) delikanlılıklarına ve kallavi (!) erkekliklerine nasıl sığdırıyorlar ve bununla ne demeye övünebiliyorlar bilmiyorum. Bizim mahalle maçları yaptığımız 80 yılların hemen öncesinde, karşı tarafın da silah gücü vardı. Dün Hrant vurulmuşsa, ertesi gün de sağcı bir yazar vurulurdu. Ancak 12 Eylül darbesi silahlı ve silahsız bütün sol cenahı ezdiği için, artık tekmeye tekmeyle karşılık verecek bir defans oyuncusu yok. Ancak karşılarındaki eksik kadroya durmadan gol atmaların rağmen, en ufak kontratağı bile sindiremeyen bir zihniyet var.
Dink, “Bu ülkede güvercinleri vurmazlar” diye düşünerek yanılmıştı. Zira bu ülkenin büyük bir çoğunluğu zihniyet olarak, kıç ceplerinde sapanla, aşağı mahalleye maç yapmaya giden kavgacı veletler oldukları günlerini aşamamışlar. Üstüne üstlük, arlanmadan, terbiyesizliklerini “vatanı sevmek” yalanının ardına gizliyorlar. Oysa bundan daha acısı, mahalleye dönüşlerinde de, ahalinin onları desteklediğini gösteren pankartlarla karşılanmaları.
“Mahalle sizinle gurur duyuyor!”
“Aşağı mahalleyi iyi benzettiniz evladım, aferin!”
Bu ülkede tepeden tırnağa, meclisten sokağa, işten eve kadar bir kabadayılık kuralı işliyor. Sana vurana sen de vurmazsan, sizi ayırabilecek bir hakem olmadığından, haşat olana kadar dayak yiyorsun. Ya kavga etmeden, edebinle maç yapmanın yollarını araştıracak ve yukarı mahalleyle maçlara hakem bulmayı deneyeceksin ya da geçmişte olduğu gibi şiddete şiddetle karşılık vermeye, rakibe tekme atmaya başlayacaksın.
Ancak şimdilik hepimize, “Unutmayacağız unutturmayacağız” demek daha kolay geliyor. Çünkü, güçsüzüz! Adaletin ideolojik olduğunu biliyoruz. Adaletin siyasi hegemonyayla ve hatta parayla geldiğini de… Oysa kendi içinde kliklere bölünse de, insan hakları (gelir dağılımı adaleti, azınlık hakları, vb. her şey dahil olmak üzere) paydasında buluşan bir siyasi görüşün ceza mahkemelerinde de, polis kuvvetlerinde de temsilcisi yok. Gariban evladı gariban!
Önyargı ve nefretle dolu, eğitimsiz bir kitlenin ve onların iplerini elinde tutanların karşısında ne kadar mı şans var?
Fazla değil, ama denemeye değer!
Çünkü Aşağı Mahallenin Hrant’ı, ne pahasına ve hangi araçlarla olursa olsun maçı kazanayım derdinde olmadığından hayatını kaybetti.
Yukarı Mahalle ile yapılan maçı, ölümüne kazanmanın ötesinde, iki tarafın da keyifle ve mutlulukla yaşayacağı bir deneyime dönüştürmek için…
