Taşrada 19 Mayıs Hazırlıkları

Neredeyse caddeyle hemzemin olan balkondan, mezun olduğum liseye bakıyorum. Bir bahar cumartesisinin kaypak güneşi, avludaki yüz – yüz elli kadar gencin üzerine iniyor.

Arkadaşlar, bakın beni bağırttırmayın! İnsanlar hâlâ uyuyorlar; hastası olan var. Çabucak bitirelim şu çalışmayı!” diye gürlüyor hoparlördeki ses. Günlerden cumartesi, saatlerden de dokuz olduğu düşünülürse, haksız sayılmaz. 

Arkadaşım boy sırasına gireceksiniz, ne kadar zor olabilir ki! Herkes önündekine, arkasındakine baksın; daha kısa olan öne geçsin!

Kalabalıkta bir hareketlenme oluyor, ama boy sırası sorunsalı çözülmüyor. Bir takım homurdanmalar, kıpırdanmalar…

Evlâdım, niye dediğimi yapmıyorsunuz?

Ortalık inliyor; gençlerde hareketlenme oluyor. Fakat öğretmen görünüşü yeterli bulmuyor; üzerinde olduğu kürsüden aşağı inip öğrencilerinin arasına karışıyor ve yerlerini el yordamıyla değiştirerek onları yola getiriyor. 15 yaşındaki bir delikanlının arkadaşından kısa olduğunu öylece kabul etmesini mi bekliyorsun, şaşkın bedenci?

Tam 21 yıl önce, ben de aynı avluda toz yutuyordum. Cepheden gördüğüm büyük bina ve onun yanındaki spor salonu yoktu o zamanlar. Tüm memlekette aynı mimarın çizdiği izlenimi uyandıran üç katlı okul binası vardı. Giriş bu kadar aşağıda, bizimkilerin yeni taşındığı apartmanın karşısında, değildi. 1.5 metrelik duvarların üzerinden hırçın çiçekler gibi biten demir korkulukların uçları da sivri değildi. Fakat cumartesi sabahları 19 Mayıs için çalışma yapmak, o zamanlarda da vardı.

Şimdi bütün hareketlerimiz sekiz aşamadan oluşuyor. Her birini yaparken sekize kadar sayacağız. İlk hareketimiz…” diye mikrofonsuz patlardı, Bedenci Niyazi.

Ardından Kwai Köprüsü filminin meşhur türküsü çalmaya başlardı: Esarete karşı onurlarını ortaya koyan müttefik askerlerinin Japonların suratlarına, “Sizi pek de silkemiyoruz, hacı!” temasını ıslıkla haykırdıkları, epik eser. (En azından müzik seçiminin hakkını vermek gerekir; kimin aklına gelmişse, tam onikiden vurmuş!)

Niyazi, 1.80 boylarında, kumral, yapılı bir adamdı. Hakkında ağızdan ağza, milli boksör olduğu; bir müsabakada yediği kontra yüzünden hem kariyer hem de zihinsel meleke şaftının kaydığı; bu yüzden varlığını, Türk gençliğini zinde yetiştirmek üzere, beden öğretmenliğine adadığı söylencesi dolaşırdı.  Okula altında darmadağın olacakmış gibi duran, uçuk mavi renkte bir Mobylette ile gelirdi. Ona selam veren her öğrenciyi aynı güler yüzlülükle karşılar; yamuk bir hareketle karşılaşmadığı sürece gülümsemesini korurdu. 80’lerin Amerikan filmlerinden fırlamış gibi duran bu hikâyede her öğrencinin, en az bir kez Niyazi’nin antagonisti olmuşluğu; ondan bir tokat yemişliği vardı. Niyazi’nin tokadı, Çağlayan Lisesi’ni hakkıyla bitirmeniz için şarttı. (Ancak bazı hanımevlâtları ve hanım evlâtlar o tokadı yemeden okulu bitirmiş; çoğu doktor, mühendis, mimar olmuştur.) Diğer öğretmenlerin aksine,  Niyazi’den yenilen tokat, can yaksa da, insanın gururunu kırmazdı. Kendini hiç zorlamadan (kol sabit, hareket bilekten) attığı tokadın etkisiyle kafanız doksan derece yana kaysa da, o köteği bir yediğiniz için hak ettiğinizi, Niyazi’nin size kin beslemeyeceğini ve muhtemelen on dakika sonra başınızı okşayacağını bilirdiniz. (İşe yeni başladığından onu tanımayan ve bu sebeple kendince posta koyup, onun milli boks takımından emekli kroşesini yedikten sonra servis dışı kalan servis şoförünün, Çağlayan Lisesi’nden aynı hislerle ayrıldığını söyleyemeyeceğim.) 

Velhasılı kelam, o kör sıcağın altında, sekize kadar saya saya saçma sapan hareketleri çalıştık. (İnsanlar neden birbirlerinin sırtlarına çıkıp kule yaparlar, hâlâ anlamış değilim.) Gösteri günü geldiğinde ise, stadyumun etrafında, uygun adım, “Biiir kiiii üüüç döööört… Birkiüçdört… Birkiüçdört… Çaaağ-la-yan!” sloganıyla turlamıştık.

Şimdi o okulun karşısında, tutunamamış kırk yaş adamları gibi, oturuyorum. Üstümde pijama, çayımdan ve sigaramdan nefes çekiyorum. Fantastik bir film gibi; hem o sahada 19 Mayıs hazırlıklarındayım, hem de başka birisi -tuhaf bir gözlemci- olarak sokağın öte tarafında…

Biri gençlerin arasında dolanırken; ikinci bir öğretici çıkıyor kürsüye:

Arkadaşlar, bakın işin içinde estetik var! Estetik bir görüntü sergilememiz gerekiyor. Müziği dinleyin, kendinizi ritme bırakın!

Dur lan, n’oluyor? Nasıl bir 19 Mayıs bu!

Bir Zeybek türküsü çalmaya başlıyor. Çocuklar kollarını iki yana açarak, kara yüzlü cılız kartallar gibi esniyorlar. Sonra oldukları yerde, kollar açık, sağa sola dönüyorlar. Öğretmen arada durdurup, teke zeybeğini nasıl daha doğru şekilde becerebileceklerini anlatıyor.

Yüzlerini görmeye çalışıyorum, ama başaramıyorum. O bahar gününden 21 yıl sonra, Çağlayan’ın karşısına taşınan anne babasını ziyarete gelecek olanı seçmeye çalışıyorum. O da benim gibi, üzerinde pijama, uyku mahmuru gözlerle, bir tür ön askerlik eğitimi olan 19 Mayıs çalışmalarını izlerken çayından bir yudum alacak; sigarasını kökleyecek. Yılların getirdikleri ve götürdüklerini düşünecek; bir çözüm bulamayacak.

Aynen kendinden öncekiler gibi, kendi zamanıyla o gün arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları görecek. “Bizim bir bedenci vardı…” diyecek içinden. Bir ihtimal onu anlatan bir blog yazmayı düşünecek.

Sonra rüzgâr, kültablasındaki külleri uçuşturacak;   sessizce içeri girecek.