Babanâme [1] Baba, asla ulaşamadığındır

“Acil’den gir, soldaki kapıdan devam et, ileride görevlileri göreceksin zaten. Ben oradan alırım seni!”

Gerçekten de oradan alıyor beni. Yanında bir servis hemşiresi var. Fakat güvenlik elemanı, iki tarafı ayıran yarı açık cam kapının ardından kuşkulu gözlerle bana bakıyor. Kel, göbekli, bıyıklı, üç günlük sakallı bir adam, gecenin bir vakti sırtında çantası olduğu hâlde onun korumakla görevli olduğu Acı Tapınağı’na yaklaşıyor. Kim olsa aslan kesilir, kim olsa bu pejmürde yabancıyı def etme isteği duyar içinde.

Aç insanların servislerden glikozlu serum çalmaları ihtimali bir yana; aklı başında hiçbir kimse, doktorların Kutsal Olimpus’unun mesire yerine dönmesini istemez. Hastanenin bahçesine kurulmuş mangalların üstünde dumanları tüten billûr kebaplarının kalp hastası akrabalara servis edilmesi ya da geceleri hâlâ yatak ıslatan veledin büyüklerin sessizce ölümün beklediği koridorlarda havası kaçmış plastik toplarla maç yapmaları,  her şeyden önce doktorların acı içinde aldıkları altı yıllık eğitime ve iki yıllık staja hakarettir. Bundan dolayı, acı iyi korunmalıdır. Öğleden sonraya ayarlanmış görüş saati, bu fizyoloji hapishanesi için yeter de artar bile!

Ben kararlı adımlarla kapıya yaklaşmayı sürdürürken; güvenlikçi genç, beni Alman çakırı gözleriyle tartmayı sürdürüyor. Oysa, annemin daha o doğmadan sahnelemeye başladığı, sağlık sektöründe aralıksız on bin kez oynanarak gişe rekoru kırmış oyununun cahil bir izleyicisi olduğundan henüz habersiz. Az sonra bu özel temaşanın en can alıcı repliğiyle mel’un ifadesi yerle bir olacak; gardı sonbahar yaprağı gibi düşecek. Tanrılarından azar işitme ihtimali bir yana, biz koridorda yürürken ardımızdan bakıp görevi savsaklayıp savsaklamadığını sorgulayacak. Ardından bir bahane bulup, yaptığı yanlışı kendince haklı gösterecek.

“Benim de askerde başıma geldiydi,” diyecek belki de, “nöbetçi ziyaret saati dışında anamı içeri almayaydı, kadıncağız yüzümü göremeden memlekete gerisin geri postalanacaktı. İyi ettim be!” 

O eşsiz tiradın ilk kelimeleri döküldüğünde, çoktan iş işten geçmiş oluyor:

“İyi geceler, kolay gelsin evladım. Ben emekli hemşireyim.”

Bu şık ve vurucu başlangıcı seviyorum. Ardından nasıl bir talep geleceğinin ya da o an için neden yardımcı kuvveti devreye sokmadığının önemi yok. Bu tavır pazarlama ile boks arasındaki benzerliği anımsatıyor. Bunların her ikisinde de, karşındakini yere yıkma yöntemlerinden –topu topu iki tanedir- birini seçersin: Ya sıkı bir darbeyle başlayıp, ardından ufak vuruşlarla işi bitirirsin; ya da ufak saldırılarla yorar, asıl darbeyi sona saklarsın.

Bizim valide hanım ringe çıkar çıkmaz çakar balyozu. Hem de öyle bir balyoz ki; başı örtülü bir Anadolu kadınından beklenemeyecek türden. Henüz hastane çalışanı olup bu yaklaşımla yere serilmeyen birisini görmedim. Bunun ardından gelecek herhangi bir talebin reddi, 20 yıl sonrasını düşünebilme becerisine sahip bir çalışan için imkânsızdır. Yaşlılık hâlleri karşılarına geçmiş; onlara, “Sizin gücünüz bir zamanlar bendeydi ve şu anda ne haldeyim, görüyorsunuz. Zamanı gelince size kıyak geçilmesini istiyorsanız, şimdi siz bana kıyak geçmelisiniz!” diyor. İnsanı o kadar hassas bölgelerinden yakalayan bir strateji ki orası rahat bırakıldıktan sonra bile, beynin kıvrımlarında dolanan burukluğu geçmiyor. Zaten o andan sonra, yüzüne aval aval bakan görevlinin neresine taş atsa istediği yere dokundurmayı başarıyor.

Nitekim sersemlemiş rakibin ayaklarını havadan kesecek ikinci darbe (bunu iyi çalışan bir pazarlama bölümünün yükseliş grafiğine benzeyen bir aparkat gibi düşünebilirsiniz) fazla gecikmiyor:

“Oğlum ta İstanbul’dan geldi, babasını görmeye. Ben de tek başıma yoruldum zaten gece gece!”

Sırtımda bir yeşil bir çanta, elimde ise siyah bir bilgisayar çantası var. Onları hafifçe sallayıp, yediyüz kilometre boyunca beni nasıl ezdiklerini gösteriyorum. Anasının oğlu değil mi, yan rolü hakkıyla çevirecek elbette.

Güvenlik görevlisi, ağzından onu daha sonra bağlayacak bir laf çıkmasına vakit kalmadan ringin iplerine yapışıyor; afallamış başıyla, sürgülü cam kapıdan buyur ediyor beni.

Az önceki oyunda üstlendiğim rolden utanmışım; başımla mahcup bir selam verip içeri giriyorum. Öte yandan, kendime bile belli etmek istemesem de, babama giden yolda önemli bir engeli aşmış olmanın mutluluğu var. Neme lâzım, nakavt makavt dinlemez bu iş. Batı Berlin’e kaçışı anlatan filmlerde olur ya; son anda aklı başına gelen Doğu Alman askeri arkasını döner. Bizim kaçaklara doğru koşarak, “Achtung achtung! Halt!” filan der; sonra sen rengi solmuş, makineli tüfeğin sıcak ucunu kavramış bir “halt” gibi kalıverirsin. Görevlideki Alman ciddiyeti eksikliğine şükür, bir terslik olmuyor. Kapının hemen sağındaki masasına dönüyor; varlığını henüz fark ettiğim, masanın arkasında uzanan koridordaki bir adamla muhabbete dalıyor.

Birkaç metre gitmeden annem kendisi oluyor yeniden. Önce sarılıyoruz, yine sabun kokuyor. Tam olarak hangi çiçek çıkaramıyorum; lavanta olmadığı kesin, gül bir ihtimal. Yaşlandıkça ağırlaşan bir sabun kokusu bu, ananemde de vardı. Burdur’daki evine, kıyafetlerine, nevresimlerine sinmişti. Alzheimer yüzünden kafasının içindeki unutup kendine bakamaz hâle geldiğinde, üç çocuğu doğduğundan beri yaşadığı evi kapatmış; birer aylık dönüşümle kendi evlerinde bakmışlardı ona. Gittiği her yeri Burdur zannettiği o vakitlerde, ölmeden önce geçirdiği dört beş yıl diyeyim, saf sabun olmuştu sanki. Hani Allah bilir, belki de bundan dolayı ne yatağının temizliğini ne de susuzluktan çatlamış bedeninin tahareti dert etmemeye başlamıştı.

Annemdeki sabun kokusunun artışı beni endişelendirmiyor. Arada, “Valla sonum annem gibi olacak, her şeyi unutmaya başladım!” diye serzenişte bulunsa da; o an için pek endişeli görünmüyor. Bizimle yürüyen, beni içeri sokma konusundaki işlevsizliğine rağmen gülmeyi sürdüren, tombul hemşireyi işaret ediyor:

“Gülseren’i hatırlıyor musun? Halası Doğumevi’ndeydi.”

“Hıı…” diyorum demesine, ama bahsi geçen iki kadını da tanımıyorum.

Zaten kimseyi tanımam ben, onlar da beni tanımaz. Ne anne tarafı, ne baba tarafı, ne de eski mahalleden kalma komşular beni pek bilmezler. Benden yedi yaş büyük abim, aile efradının bütün sosyalleşme kontenjanını doldurmuştur. Eşi dostu, konu komşuyu, imliyi mimliyi bilen odur. Selamlaşmayı, konuşmayı, gülüşmeyi o yapar; ben ise etrafta dönenleri gözlerim. Cebinde altın terazisi taşıyan sinsi bir muhbir gibi vaziyeti tartarım; kimseye çaktırmadan sohbetleri yorumlarım. Zamanında az “içten pazarlıklı” diye yaftalanmadım, ama inanın bu apayrı bir mesele! Neticede her ikimiz de sahip olduğumuz rollere itiraz etmedik bugüne kadar, arada ufak isyanlar çıkarsak da, kökten yadsımadık.

Fakat eşe dosta sorsanız; sitemkâr bir vurguyla, “Sizin büyük oğlan Hakan pek girişken, ama bunu tanımıyorum!” derler. Bir insan hakkında işaret zamiri kullanmanın terbiyesizliği bir yana, en basit anlamda, “Sizin küçük oğlan da soğuk nevalenin teki yahu!” demenin kibarcasıdır bu. Haklılar; bu yorumun doğruluğunu sorgulamıyorum. İki gram gereksiz muhabbet için yanıp tutuşmuyorum ya; yaradılış meselesi, ne yalan atayım!

Tombul hemşire gülerek ayrılıyor yanımızdan. Annemle asansöre biniyoruz.

“Cumartesi günü ‘karnım ağrıyor hanım’ dedi. Geçmeyince, ‘Hakan’ı çağırayım mı?’ dedim. ‘Çağır’ dedi. Hastaneye geldik işte, oğlum. Yatırdılar. Tahlil mahlil filan derken… Karnı iyice şişti babanın. Bağırsak düğümlenmesi olabilirmiş. ‘Durumu riskli’ dediler, seni çağırdım. Ciddi bir şey olmasa sana haber vermezdim valla!”

“Ne diyorsun annem, çağırmamak olur mu hiç! En doğrusunu yaptın.”

Asansör sekizinci kata doğru çıkarken; yedi yıl önce, yine babamın başında kaldığım bir vakitte yazdığım bir hikâye geliyor aklıma, “Hiçbir Yere Gitmeyen Asansör”:

“Dııt, dııt, dıııt…

Kalbimin sesiymiş bu! Oysa kulaklarımı ilk açtığımda (gözlerimden önce olduğunu tahmin ediyorum), boş yere bu düdüğün kaynağı hakkında endişelenmişim.”

Sonunu hatırlamıyorum, ama girişi böyleydi. Genç yaşta kalp krizi geçirmiş bir adamın hezeyanlarını anlatıyordu. O öyküyü yazdığımda otuz yaşındaydım, kendimi babamın yerinde hayal etmiştim. “Ben bu hâlde olsam nasıl hissederdim acaba?” diye düşünmüştüm. En kötü ihtimalle otuz yıl sonra babamın yattığı o yatağa kapağı atacağımı biliyordum. O hâldeyken bana bakacak birisi olacak mıydı?

O günlerden sonra babam her Antalya’ya gidişimde, “Yiğidim, çocuk yap. Bak sen kalıp gelmesen ben rezil olurdum. Sen de benim yaşıma geldiğinde yapayalnız kalmayasın hayatta!” deyip durmuştu. En sonunda bi gün, “Baba, sırf otuz yıl sonra kendine baktırmak için çocuk yapılır mı hiç!” diye çıkışmıştım. Bin türlü hastalık yüzünden, sahip olduğu iki lokma romantizmi de kaybetmiş yaşlı bir adam olarak, “Hastalık zor be, yiğidim.” demişti. O günden sonra aramızda bir daha çocuk bahsi geçmemişti.

Asansörün kapısı açılıyor. Dışarı çıkıp floresan lâmbalar sayesinde karanlıktan toptan arındırılmış servis koridorlarından birine kıvrılıyoruz. Yaşam veren sentetik iksirlerin kokuları yeniden genzimi işgal ediyor.

Öykünün devamı geliyor aklıma: “Hastaneler acı evleridir!”

İki yataklı, genişçe bir odaya giriyoruz. Babam odada tek başına, yandaki yatak boş duruyor. İyice küçülmüş bedeniyle, baş tarafı hafifçe yükseltilmiş yatağa uzanmış; duvara yapıştırılmış televizyonu izliyor. Burnunun içinden çıkan ince bir hortum, yatağın altındaki tornaya koyu yeşil bir sıvı taşıyor.  Bir insanın burnuna sokmak için ne münasebetsiz bir aksam! 

Bir kez de sonda takmayı denemişlerdi. Ellerindeki büyük gelmiş; sızlanmayı sevmeyen babamın feryadın a dayanamayıp sondayı çıkarmışlar, ördek kullanmamız gerektiğini söylemişlerdi. Bilinen bütün hastane gereçleri arasında en tuhafı olan ördekle ilk o zaman tanışmıştım. O zamanlar hastalıklarının başlarındaydı, en azından sesini çıkarabiliyordu. Şimdi televizyona bakan yüzü, yorgun ve soluk görünüyordu. İstese de şikâyet edemeyecek gibiydi.

İyice zayıflamış yüzü, televizyonda dönen “Survivor” görüntülerinden kopup bana doğru kayıyor. Fakat ifadesinde bir değişiklik yok; ne bir memnuniyet ne de bir hayal kırıklığı. Gözlerinde sadece geniş ve derin bir boşluk var; geniş ve derin bir boşluktan aşağıya bakan bir insanda olabilecek türden. Ancak karnı gerçekten de aşırı derecede şişmiş. O hâliyle esmer, grotesk bir patatesi andırıyor.  Uzayın derinliklerindeki bambaşka bir dünyada yaşayan, bambaşka bir kavimden gelmiş sanki. Geçen yaz farklı bir gezegendendi meselâ. Durmadan dünya değiştiren, yeni kabuklar altında değişik şekillerde tezahür eden bir ziyaretçiye döndüğü gerçeğini o an için görmezden geliyorum.

“Yiğidim, geçmiş olsun!”

“Sağol.” diye yanıtlıyor beni, “Karnım…”  Sesi genzinden çıkıyor; zayıf ve bulanık.

“Anlamadım baba.” diyorum, ona doğru eğilirken.

“Karnım çok ağrıyor yav!” diyor yüzünü buruşturarak.

“Geçecek yiğidim, sen neler atlattın yahu!”

Sesini çıkarmıyor.

“Çantalarını şuraya koy!” diyor annem, hemşirelik günlerinde kalma titiz tavrıyla.

“Ben hallederim, hem bilgisayar bana lâzım şimdi.” diyorum. “Sen yat dinlen hele, iki gündür buradasın. Nöbetin için uyuman gerek.”

Babamın hastanede kaldığı tüm vakitler, annem gündüzcü olmuştur, ben ise gececi. Sabah sekize kadar ben dururum başında, o saatte nöbeti devredip, ya uyumaya ya da denize giderim. O ise ben akşam sekiz gibi dönüp nöbeti devralana kadar doktorlarla,  tahlillerle ve “ben emekli sağlıkçıyım” oyunuyla ilgilenir. O günün gelişmelerini anlatır; saat kaçta hangi ilacı içmesi gerektiğini söyler; sonra da çamaşır yıkamak ve Posta gazetesinin günden arta kalan bulmacalarını çözmek için eve döner.

“Tamam, tamam.” diyor, ama bence gereksiz bir takım işlerle uğraşıyor. Dışarıdan gören birisi, sırf gösteriş için bir şeyler uğraştığını düşünebilir. Fakat bence durum böyle değil, bir kısmını bana miras bıraktığı takıntısının peşinden gidiyor: Gönlünü huzura kavuşturmak için aklında olan neyse yapacak. Ortalığın dağınıklığından mı rahatsız oldu, etrafta ne varsa toparlayacak. Çekmecede ekmekle tıbbî eldivenin yan yana olduğunu gördü, ekmeği yiyeceklerin olduğu dolaba alacak.  Onun için başka bir seçenek, başka bir çözüm yok.

Neyse ki bir süre sonra o günkü takıntı kotasını doldurmuş olarak, “Ben yatıyorum” diyor ve yandaki yatağa kıvrılıyor. Arkasını dönüp, anında hırıltıyla uyumayaca başlıyor.

Babamın gözlerinin de  kapandığını görünce “Survivor”ı kapatıp, deri kumaşlı sandalyelerden birini elektrik prizine yakın bir yere çekiyorum. Bu sefer, not defteri yerine, doğrudan bilgisayara yazacağım için az biraz iyi hissediyorum. Bahçedeki sigara molaları dışında tek düze geçen, ıssız nöbet gecelerinde okumak ve yazmak dışında uğraşılacak kayda değer bir bok yok.

Babam gece boyunda öksürüp balgam çıkarıyor. Kimi zaman yanı başına peçete diziyorum, kimi zamansa balgamını sakladığı peçeteleri yatağın yanında asılı duran poşete atıyorum. Hemen hemen her seferinde, “Sağ olasın” diyor cılız bir ses tonuyla; başka laf etmiyor.

Babam, o gece benimle neredeyse hiç konuşmuyor.